| 12 Mayıs 2012
Eğitimci-Yazar Fatih KANDEMİR Hocamızla "Edebiyatı Seçmesi ve Şiir" Üzerine Bir Söyleşi
Söyleşi: Burak ÇALIŞ 12.05.2012
Burak ÇALIŞ: Sayın Hocam Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü seçerken neyden esinlendiniz?
Fatih KANDEMİR: Aslında bunun üzerine birçok şey söyleyebilirim. Konuyu açtıkça açabilirim ve ortaya çok sebep çıkarabilirim. Ama öncelikle ilkokuldaki Türkçe öğretmenime duyduğum sevgiyle başlamak istiyorum. İlkokul dördüncü sınıftaydım. Türkçe dersimize “Gülden Doğan” adında bir öğretmen gelmişti. Gerçekten sevgi dolu, cana yakın, samimi bir öğretmendi. Onun derslerini iple çekerdim. Öğretmenimi sevmeye başlamıştım. Gün geçtikçe de ona kendimi sevdiriyordum. Böylelikle her geçen gün Türkçe derslerine daha çok çalışmaya, daha çok özenmeye başlamıştım. Başarım arttıkça, “aferin” aldıkça daha çok, daha çok başarmak için çabalıyordum. Hani “Bir aferinle yedi dağ aşmak” deyimi var ya aynı buna benziyordu durumum. Türkçedeki başarım yanında, davranışlarımla da öğretmenimi incitmemeye özen gösteriyordum. Zaman ilerledikçe derse olan ilgim daha da artmaya başladı. Bir gün veli toplantısı yapıldı. Annem toplantıdan dönünce “Oğlum sen Türkçe derslerini nasıl dinliyorsun? Öğretmenin senin ders dinlemene hayranmış ve senden iftiharla bahsetti?”diye sordu. Utanmayla mutluluk arası bir duygu içine girmiştim. O yıldan itibaren Türkçem hiç kötü olmadı. Hep zirvelerdeydim. Yazdığım kompozisyonlar ve girdiğim sınavlar başarımı gittikçe kökleştiriyordu. Böylelikle daha ilkokul dördüncü sınıfta Türkçe sevgisi bende tutku halini almaya başladı. Daha o zaman “Ben de Türkçe öğretmeni olup öğrencilerime böyle samimi, sevgi dolu ve yürekten ders anlatacağım.” demiştim. Şimdilerde o günleri düşündüğümde, bir dersteki başarının, o dersi sevmenin ya da meslek seçiminin, o dersin öğretmenini sevmeyle doğrudan ilişkili olduğu sonucuna varıyorum. Ardından lise öğrenimine başladım. Liseye başlarken tuttuğum günlüklerden birinde “Ben liseyi ve ardından üniversiteyi okuyup edebiyat öğretmeni olacağım.”yazmıştım. Şimdilerde bu konudaki inancımı düşündükçe, bu yazıyı hatırlar ve kendi kendime “vay be!” derim. Lisede asıl alanım olan ve gelecekte bu alanda eğitim verecek olduğum “Edebiyat” dersiyle karşılaştım. Bu ders ilkokuldaki Türkçenin daha ayrıntılı, kapsamlı, renkli hali olarak göründü gözüme. Yâni ilkokuldaki Türkçe sevgimin lisedeki ve dahası ömrümün sonuna kadarki “Edebiyat Aşkı”na dönüştüğünü hissetmeye başlıyordum. Evet, yavaş yavaş Türkçe sevgisi yerini edebiyat aşkına bırakıyordu. İlkokulda olduğu gibi, lisede de Edebiyat öğretmenlerimi seviyor ve onları hayranlıkla takip ediyordum. Kaldı ki hocalarım da bu alana olan ilgimin ve sevgimin farkındaydılar. Konular ilerledikçe edebiyatın ne olduğunu, değişik dönemlerini ve dahası ilkokuldan beri ilgi duyduğum ve şu an da edebiyatın bambaşka, apayrı bir şubesi olarak gördüğüm “şiir” ile karşılaştım. Bu arada, burada şunu da kısaca belirtmek istiyorum ki ilkokulda kendimce şiir yazıyor olmam, edebiyatı sadece ders olarak değil, sanat olarak da seviyor olmam bu alanı seçmemde etkili olmuştur. Şiir hakkında ve şairler hakkında bilgim arttıkça bir dönem bende hayal olan “edebiyatçı, edebiyat öğretmeni olma duygusu ya da inancı” artık geri dönülmez bir gerçek olmuştu. Öyle ki lisenin bitimine doğru endişe korku bile duyuyordum. “Ya istediğim olmazsa ya olamazsam ne yaparım?” diye içten içe kendimi yıpratıyordum. Böyle bir ruh hali içinde olduğum derslerin birinin bitiminde edebiyat öğretmenim benim sırtımı sıvazlamış ve bana şöyle demişti: “Fatih merak etme. Sen edebiyat öğretmeni olacaksın hatta seninle aynı okulda çalışacağız.” Bu söz beni tekrar motive etmişti. Neden olmasın ki, dedim kendime. Bazen başkaları size sizin inandığınızdan daha çok inanıyor ve bu da tam inancınızı kaybettiğinizde karşınıza çıkarsa o zaman sizi tekrar harekete geçiriyordu. Evet ben buradan bunu çıkarmış ve böyle olmuştum. Neticede lise öğreniminin asıl amacı olan üniversite öğrenciliğine başladım. Artık alanımdaydım. Yani ait olduğum yerde. Şimdi gelelim üniversite öğrenciliğime. Şunu söylemeliyim ki ülkemiz şartlarında bence üniversite okumaktan daha güzel şey ve belki de en güzel şey istediğiniz bölümde okumanızdır. Evet istediğiniz bölümde okuyorsanız her türlü sıkıntıya, çileye seve seve katlanıyor ve kendinizi geliştiriyorsunuz. Böyle de oldu. Ama üniversite öğrenciliğime damgasını vuran bir hocam var: hatırlayacaksınız derslerimde fırsat buldukça anlatıyordum kendisini Yard. Doç. Dr. Ruhi KARA. Çok değerli hocamdan çok şey almışımdır. Ben bu durumu şöyle özetliyorum. Türk Dili ve Edebiyatı müfredatı olarak aldığım üniversite eğitimi bir yana, Ruhi hocamdan aldığım edebiyat ve kültür eğitimi bir yana. İşte böyle olması gerekiyor arkadaşlar. Şimdi ben sizlere “Şu akarken testiyi doldurun.” , “Testiyi bir pınara koyalar, kırk yıl dura kendi dolası değil.” diyorsam şunu da hiçbir zaman unutmuyorum: Zamanında bunları da bana Ruhi hocam diyordu. Bir yere dikkatinizi çekmek istiyorum arkadaşlar. Sen de biliyorsun Burak, ilk dönem rehber öğretmenindim. Hep ne diyordum: “Bana ne kadar gelirsen o kadar kârlı çıkarsın, benimle muhabbetini iyi tut. Samimiyetini sıcak tut.” Neden diyordum bunları? Zamanında nasıl ben Ruhi hocamdan rehberlik eğitimi aldıysam sen de şimdi benden alabil diye. Şunu da açık açık söyleyebilirim ki gerek benim rehberliğimdeyken, gerek sonrasında; rehber hocayla iletişim ve ona itaat bakımından ilk sırada seni gösteririm. Çünkü başarın, netlerin, puanların bir kenarda dursun her şeyden önce itaatkârsın. Bu özelliğin sayesinde bence hayatta çok güzel işler başaracaksın. Bu bağlamda seni kutluyorum. İşte bu anlattığım birkaç serüven ve sonrasında hedefime ulaştım ve şu an bu konuda Rabb’imize şükrediyorum. İnşallah herkes hayattan istediğini alır ve gönlünce yaşar.
Burak ÇALIŞ: Bu alanda okumak küçüklükten beri hayalinizde var mıydı?
Fatih KANDEMİR: Kesinlikle. Önceden de belirttiğim gibi ilkokuldan beri vardı ve hiç değişmedi. Şöyle bir hatıramı arz edeyim, üniversiteye hazırlık döneminde bir gün babam bana şunu sordu: “Oğlum ÖSS’deki bütün alanları doğru yapsan, en iyi üniversitenin, en iyi bölümünde, mesela tıp okuma imkanına sahip olsan yine mi edebiyatı seçersin?” Cevabım gecikmemişti: “Evet baba, yine edebiyatı seçerim.” Ondan sonrası da zaten, az önce anlattığım gibi gelişti. Bazen üniversiteye hazırlanırken dersanede Türkçeden konu eksiği olan öğrencilere sınıfta öğretmen gibi ders anlatırdım. Bundan inanılmaz zevk alır, mutlu olurdum. Size de en büyük tavsiyelerimden biri şudur: Şimdiden kendinize bir hedef belirleyin ve ona ulaşmış gibi yaşayın. Böylelikle ona özenmiş olursunuz. İnsan özendiği şeyi daha çok ister. Kendinize rehber ettiğiniz öğretmenlerinize iyi kulak verin. Dediklerimizi lütfen iyi uygulayın. Kazançlı olacak sizlersiniz. Bunu yaşadıkça göreceksiniz. Şimdi senin bu söyleşiyi benimle yapman bile senin için bence büyük bir deneyim. Böyle şeylere her zaman açık olun. Gelişmeye ve değişime açık olun. Umarım sen ve bütün öğrencilerim istedikleri lisede okurlar ve bir yıl sonra ben de sizleri gördüğümde, sizin adınıza bahtiyar olurum. Yani sen de şimdiden kendine bir hedef koymadıysan, hedefin noktasında iyiden iyiye düşünmelisin.
Burak ÇALIŞ: Siz edebiyat bölümünde olmasaydınız yine şiir yazar mıydınız?
Fatih KANDEMİR: Elbette yazardım. İlk anlamda benim şiir yazmamın edebiyat bölümünde okumamla bir alakası yok. Çok öncelerden başladım ben bu işe. Bu konuda yanlış bir düşünce var: “Edebiyat bölümünde okuyor. Bu adam şair, yazar…” Toplum olarak edebiyat bölümünde okuyanlara genel olarak bu gözle bakılıyor. Ama emin ol çok yanlış. Çünkü ben okuduğum bölüm öğrencilerini dikkate aldığımda, içlerinde elbette yazanlar vardı ama birçoğu şiire, sanata ilgisiz kişilerdi. Bu yüzden bu arkadaşlarımız hakkında böyle bir beklentiye giremeyiz. Sonra edebiyat kavramını iki anlamda düşünmek lazım. Edebiyatın bir bilim yönü var bir de sanat yönü. Sanat yönünü şairler, yazarlar, yazdıkları eserlerle oluşturuyor. Bilim yönü ise bu eserlerin irdelenip incelenmesi ya da edebiyatın değişik dönemleri ve özellikleriyle gelecek kuşaklara aktarılması. İşte edebiyat bölümünde verilen eğitim işin bilim ve eğitim yönünü kapsıyor. Durum böyle olunca da bu bölümde okuyan her kişi şairdir, sanatkârdır, diyemeyiz. Ama güzel olan taraf şu ki edebiyat eğitimi almış bir şair ya da öykü/roman yazarı daha ayrıcalıklıdır. Ne konuda, bu eğitimi almamış şairler konusunda. Tabi istisnalar olacaktır. Ama şiire ilgi duyan, kendini bu noktada geliştirmek isteyen ya da bu gayrette olan bir kişi bir de edebiyat bölümünde okumuşsa ve bölümünün hakkını vermiş, çilesini çekmişse, bence onu kimse tutamaz. Yazdıkça yazar.
Burak ÇALIŞ: Şiir yazmak için nelere sahip olmalıyız?
Fatih KANDEMİR: Ben her şeyden önce, zarif bir ruha- ki ben buna şair ruhu diyorum-sahip olmak gerektiğini düşünüyorum. Bu ruhun sesini dinlemek ve dinlettirmek geliyor ikinci sırada. Varlığa bakış, onu yorumlama, kişinin içsesinin, ruhunun haykırışlarına, coşkularına, acılarına, hüzünlerine duyarlı olması gerekiyor. Bu duyarlılığı da olabildiğince nazik ve hassas bir işçilikle kağıda dokuması lazım şairin. Şairin sözü başka birinin sözünden farklı olmalıdır. Söz güzel ve çekici olmalıdır. Şairin gönlü tıpkı donmamış bir beton gibi olmalıdır. Bu konuda meşhur bir söz var: “Çocuklar donmamış beton gibidir. Üzerlerine ne düşse iz kalır.” İşte şairin gönlü de böyle olmalıdır. Gördüğü her şey, yaşadığı her hadise onun gönlünde iz bırakmalıdır. Böylece birikim elde edecek ve ummadığı bir anda bu birikimi kağıda püskürtecektir. Bu soruya verilecek en klasik cevap şüphesiz “doğuştan gelen şairlik yeteneği” olacaktır. Belki en önemlisi budur. Ama çok önemli olan başka bir şey daha var: okumak. Kaliteli şairleri, dönemlere, yüzyıllara damgasını vurmuş şairleri, ne kadar okumuşsa bir şair, kendini şiir konusunda o kadar geliştirmiş demektir. Bu sürecin sonu yoktur bunu da belirtmemiz lazım. Şair olacak kişi şiir yazmaya başladığında elbetteki başka şairlerden etkilenme olacaktır. Zamanla bu etki yerini özgünlüğe bırakmaya başlamışsa orada şair ve şiir kavramlarından söz etmeye başlayabiliriz. Evet gerçekten yetenekli olan, okuyan ve ne okuduğuna da dikkat eden bir kişi şair olabilir. Bu bağlamda böyle bir kişinin edebiyat bölümünde okuması müthiş bir şans ve ayrıcalıktır. Eğer faydalanmasını bilirse. Evet günümüzde şiir konusunda kendisini yetiştirmek isteyen arkadaşlarıma en önemli tavsiyem öncelikle halk şiirimizden, divan şiirimizden okumalar yapmalarıdır. Son dönem edebiyatımıza baktığımda-ki bundan kastım son elli yıl- bazen şiirle, şairlikle ilgisiz bir sürü saçmalıklar görüyorum. Bu konuda ben İstiklâl şairimizin sözünü belirmek istiyorum: “Edepsizliğin başladığı yerde edebiyat biter.” Evet gerçekten böyle şiir de biter bir bakıma. Şiir evet her şeyi anlatmalı, anlatabilir de ama belki şiirin kendine has büyüsünde gizleyerek, sanatla, îma yoluyla. Her konu şiire girebilse de her söz şiire, şaire yakışmaz. Buna dikkat etmek lazım. Okuduğumuz ya da okuyacağımız şairleri, eğer şiir noktasında kendimizi geliştirmek istiyorsak, tıpkı bir doktora reçete yazdırmak gibi uzman biriyle görüşüp destek alarak belirlemeliyiz. Yoksa günümüzde artık yetenekli olmak ve okumak da şair olmak noktasında yeterli değil. Önceliklerimizi belirleyelim. Önce gerçekten şiir noktasında üstad olmuş kişilerin şiirlerini okuyalım, bu tadı kültürü alalım. Sonra hangi şair olsa okuruz. Zararı yok. Ama dediğim şeylere dikkat etmemiz lazım. Bunların yanında bir de müzik kulağına sahip olmamız lazım. Bundan kastım, doğaçlama yapmak, yani bir türküyü duyup onu sazla çalmak değil. Müziğin sesine verdiği heyecana kulak vermekten bahsediyorum. Bunların dışında her şey şair olacak kişinin ya da şairin üretkenliğine, şiir sevgisine ve sanat duyarlılığına kalmıştır, diyebilirim.
Burak ÇALIŞ: En çok hangi şiirinizi seviyorsunuz ve neden?
Fatih KANDEMİR: Bu konuda herhangi bir şiirimi burada belirtmem zor. Her birinin bendeki yeri, bende yarattığı etki ve heyecan ayrı. Bu yüzden aralarında ayrım yapamıyorum. Ama tabii ki bazı şiirlerimi okurken diğerlerini okuduğum andan daha farklı oluyorum. Bu o şiirle ilgili yaşanmışlık ya da yaşanmak istenip de yaşanamamışlıkla ilgili bir durum. Bunu biraz daha açarsam bir bakıma ben, şiirin şairin yaşadıklarından, yaşamak isteyip de yaşayamadıklarından; gönlünde, hayalinde yaşamış gibi yaptıklarından, hayal ettiklerinden, kurguladıklarından oluştuğunu düşünürüm. Bu soru bana şöyle sorulmuş olsaydı: “Şiirlerinizle ilgili en çok neyi seviyorsunuz?” Şöyle derdim: İnsanların şiirlerimi okuduktan sonra bana: “Bu şiiri sen mi yazdın?” diye şaşkınlıkla sormalarını. Bana bu soru “Şiirin çok güzelmiş.” Sözünden daha gerçekçi geliyor. Bunu duymak beni daha mutlu ediyor.
Burak ÇALIŞ: “Sarıkamış Şiiri’nde” geçen “Türk’ün de makberi bu serin yerdir.” derken ne anlatmak istediniz?
Fatih KANDEMİR: Genellikle halk şiiri tarzında yazıyorum ve ben şuna inanıyorum. Özellikle bu tarz şiirde, şairin ne anlatmak istediğinden çok, okurun ne anladığı önemlidir. Çünkü şair belki bir şey anlatır. Ama her okur şiirden kendince bir anlam çıkarırsa şiir daha zengin, daha derin bir anlama sahip olur. Bu açıdan şairin “Ben şiirimde bunu anlatmak istedim, şunu dedim.” Demesi şiiri kısırlaştırır, anlamını daraltır. Ama sorduğun mısra için şunları söyleyeyim: mısrada Sarıkamış Harekâtı’nda donarak şehit olan askerlerimizin mezarının yani, şiirdeki ifadeyle makberinin, o serin yer, yani kar, tipi, fırtına içindeki Sarıkamış olduğu vurgulanmış.
Burak ÇALIŞ: Hocam peki “Çok Şükür Derdime Derman Yok Dostlar” şiirinizde geçen “Bu derd ile hoşum naçar giderim” derken ne anlatmak istediniz?
Fatih KANDEMİR: Derslerimden hatırlayacaksın ben çoğu kez derim: “İnsanın kalitesini kalbindeki dert gösterir.” Bu söz bana üniversitedeki bir hocamdan hatıradır. Acı, çile, dert insanı olgunlaştırır ve büyütür. Bu anlamda edebiyat tarihimiz boyunca şairler hep acıyı, derdi kendilerine çekmişlerdir. Neden? Daha çok olgunlaşmak ve şiir yazabilmek için. Burada da şair derdine derman olmadığından dolayı şükrediyor. Yani durumdan şikayetçi değil gayet memnun. Derdin dermanı olmadığı için de çaresiz bir şekilde hayatına devam ediyor. Bunu Dîvan şairimiz Fuzûlî’de daha derin bir şekilde görüyoruz: “Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabip/Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır.” Evet, şair burada “Sakın derdime derman vermeyin. Ben aşk derdiyle mutluyum. Şayet siz bana derman vermek isterseniz, benim helak oluşum, yok olup gitmem derman bulmamdadır.” diyor.
Burak ÇALIŞ: “Vah Benim Zavallı Kapkara Bahtım” şiirinde geçen “Yâr beni pây ile itmiyor ya Râb” derken ne anlatmak istediniz?
Fatih KANDEMİR: Bu mısra’da da biraz önce anlattığımdan tamamen farklı bir duygu var. Bir önceki şiirde olan kabulleniş, burada isyan, şikayet ve sitem olarak göze çarpıyor. Şair, talihine hayıflanıyor ve kendine vah çekiyor. Pây kelimesi ayak anlamında. Şair kendisini sevgili karşısında o kadar basitleştirmiş, küçümsemiş ki: “Sevgili beni ayağıyla bir kenara bile itmiyor” diyor. Yani sevgili yolda gördüğü taş parçasını ayağıyla kenara itercesine bile olsa âşığa ilgi göstermiyor. Son olarak benim bu anlattıklarım sadece şiirin bir yönü. Daha farklı da yorumlanabilir.
Burak ÇALIŞ: Bu güzel söyleşimiz için çok teşekkür ederim Sayın Hocam.
Fatih KANDEMİR: Ben de teşekkür ediyorum Burak’çım. Sana ve tüm öğrencilerime SBS’de ve hayatta başarılar diliyorum.



